Kaynak: arkitera.com

Eylül 2006

Söyleşi

RAHMİ AKSUNGUR

Didem Yavuz, Rahmi Aksungur ile Rodin üzerine söyleşi gerçekleştirdi.

Didem Yavuz: 19. yy’a hakim Historisist bakış, Antikite ve yine Antikite merkezli Rönesans dönemlerini net bir şekilde eksen alıyor, proporsiyonlar ve “sabit değerler listesi” resim, heykel ve mimarlıkta kendini gösteriyordu. Dönemin yaygın inanışı “sanat eğitimi akademilerden alınır”dı. Bunun yanında seri üretimle atölyeler kapanırken zanaati ve makineleşmeyi bir arada ele alan “Arts and Crafts” gibi hareketler ortaya çıkıyor, daha sonra, yeni biçim arayışları günün teknolojisi ile beslenerek Art Nouveau’yı doğuruyordu.

Fakat Rodin’in heykele, dönemin entelektüellerine zıt bir çizgide, daha sezgisel yaklaştığı söylenebilir. Rodin tüm proporsiyonlar sitemini bir kenara iterek heykelini kırık bir burunla (Bibi) ifadelendirebiliyor, kırılan bir heykeli sergileme cesareti gösteriyor, profesyonel modeller yerine köylü ya da akrobat modellerle, dansçılarla çalışıyor, böylelikle sanat alanı içinde düzensizlik, kargaşa ve spontanlığa yer açıyordu. Ona göre her heykel, içgüdülerle varoluyor, iç dinamiğini de doğadan alıyordu. Rodin’i 19. yy modernitesi, Modernizm’i ve endüstrileşme hareketleri içinde nasıl ele alırsınız?

Rahmi Aksungur: Rodin’in yaşadığı yüzyılda varolan sosyal, kültürel ve teknolojik gelişmelerden etkilenmesi son derece doğal olsa da heykel sanatındaki temel sorunlardan bazılarının üstüne ısrarla gitmesi daha dikkat çekicidir. Döneminin entellektüelleriyle beraber yaşamasına rağmen, mesleki yönden sofistike çalışmalara yönelmiştir. Bence; Rodin yapıtlarını sezgiye dayalı değil de son derece bilinçli çalıştığı, yaptığı heykellerin çözümlemesinden ve söylediklerinden anlaşılmaktadır. Ancak sorun anlatılan sanatın anlaşılma güçlüğünden kaynaklanmaktadır. Heykel sanatında, insanların kavrama alışkanlıklarının dışında kalan gerçeği, insan hep zor algılamıştır, heykelle izleyici arasındaki bu sorun sık sık karşımıza çıkmaktadır.

Heykel sanatı resimden çok mimariyle yakın olmuştur. Her ikisinde de uzay geometri kullanılmakta, kütlelerin detaya proporsiyonları (büyükten küçük parçaya orantısal ilişkileri) doluluk boşluk oranları kütlenin uzayda ne şekilde durduğu ve ne ölçüde olduğu kütlenin çevreyle ilişkisi gibi mimariyle heykelin tarih boyunca paylaştığı birçok değerler ve benzeşen konuları vardır, bu nedenle heykel sanatını, resim sanatından çok, mimari gelişmelerle birlikte değerlendirmek daha doğru olur kanısındayım.

DY: Rodin’in 7000 adet Antikite dönemine ait heykel koleksiyonerliğini yaptığını biliyoruz. “Korumacılık” anlayışının henüz olgunlaşmadığı bir ortamda -farklı coğrafyalardan- heykellere sahip oluşu çok da yadırganmayacak bir konu. Binlerce yıllık bir “zaman” içinde, doğa şartları altında; kolu, bacağı, burunları kopmuş Antikite dönemi heykeller…

Rodin’in kendi ürünü olan heykelleri (doğadaki benzer) “zaman” müdahalesine maruz bırakması ve heykele kol bacak kesme tatbikatları uyarlaması… Aynı şekilde seri bir olarak, atölyesinde aynı kalıplardan alınmış el, kol, bacak, ayak üretmesi ve bunlarla yeri geldikçe oluşturduğu kompozisyonlar, söküp parçalama tekrar monte etme işlemleri… Dönemi içinde Rodin’in heykele olan bu tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

RA: Rodin’in Antikite dönemine ait heykellere olan sevgisi bu heykellerde uzay geometrinin son derece yalın bir dille kullanılmış olmasından kaynaklanmaktadır. Diğer bir yönüyle de geometri (geometri derken hep uzay geometriyi kastediyorum) insan vücudunun anatomisine göre değil, heykeltraşın kompozisyonuna bir enstrüman olacak şekilde kullanılmıştır. Kompozisyonu etkilemedikçe kopmuş bir kolun, yamulmuş bir burnun hiçbir önemi yoktu ya da kompozisyonun tamamlanması için bir bacağın kırılması gerekiyorsa onu kırmaktan hiç çekinmezdi. Rodin dönemindeki heykel sanatında bunların hiç biri yoktu. Heykelin temel sorunları unutulmuş, heykel sanatçıları 100 yılı aşkın bir süredir seçkin bir güzelliğe takılıp gitmişlerdi. Üretilmiş kollara, bacaklara değinirsek; Rodin için bir koldan çok kolun uzaydaki yeri önemlidir. Basit bir örnekle ifade edersem daha iyi anlaşılabilir: İki kavga eden insan figürü: dört bacak, dört kol, iki gövde, iki kafa, dört el, dört ayak, yirmi parmak, zaman zamanda bazı ayak parmakları çeşitli büyüklüklerde ortalama 40 parçanın uzaydaki duruşunu kompoze etmek, heykelci bu parçaları öyle kompoze eder ki izleyiciyi istediği duygulara yönlendirebilir. Rodin bu parçaların kompozitörlüğünü yapıyordu. Dönemi içinde ise heykel sanatının bu temeli unutulmuştu. Rodin için bir elin güzelliğinden çok elin duruşu ve parmakların kompozisyonu daha önemliydi.

DY: Avrupa nü sanatında yaygın olarak “hakim erkek” izleyiciye kadın bedeninin sergilenmesi anlayışı vardır. Kadın “izlenir” bir pozisyonda resmedilirken izleyici ile göz kontağı kurar, bu da izleyici ile resimdeki öznenin bağını ve sahiplenme hislerini kuvvetlendirir. Rodin ve çağdaşlarında bu anlayışın giderek çözüldüğünü görebiliriz. Örneğin, Manet Olympia’sını resmederken ona hakim bir duruş verir. John Berger’in de Görme Biçimleri’nde yer verdiği üzere bu tablo, döneminin “ideal kadın” imajı üzerinde bir takım oynamalar yapar.

Rodin de sanat eserinin bedenden beslendiğine inanıyor. Ancak onun ürünlerini Manet’yle eşleştirmek zordur. Rodin, sırtı dönük, diz üstünde durarak eskizlerinde yer verdiği kadın bedenini zamanı içinde barındıran Grek amphoralara benzetiyor. Ona göre resmettiği bu kadınlar doğurganlığı ve hayatı içinde barındırıyor. Dönemin hakim “kadın bedeninin erkek egemen bir dünyaya sergilenmesi”anlayışı ile Rodin’in kadın bedenine yüklediği bu anlamların arasında yaklaşım açısından sizce nasıl bir fark var?

RA: Rodin’in eskizleri tipik heykeltraş çizimleridir. Tasarlanan heykellerin sülietlerini araştırır sanatçı. Kadın eskizlerinin de hemen hemen hepsinde böyledir. Bu tür yapılan çalışmalar, heykeltraşın endişeleri mimarların kütle sülietlerini araştırmasına benzer, ressamlarınkiyle hiç benzeşmez.

Sorunuzdaki saptamalarınız doğrudur. Doğaya insan bedenine tutkusu olan bir sanatçı için, bir bedenin sergilenmesi değil içindeki ruhun ve enerjinin sergilenmesi temel kaygısıdır. Rodin’i dönemine hakim anlayışlardan hiç etkilemediği, kendi inandığının önde olduğu kesin.

DY: 19. yy başlarında Romantizm eğilimleri Descartes’ın Aydınlanma önermeleri ve Rasyonalizm’e bir tepki olarak gelişiyor ve tüm Avrupa’da kendini gösteriyor. Sanat içindeki “doğa” kavramı, diğer tüm ideoloji, felsefe akımlarında ve sanatta ele alınıyor. Rodin doğayı yalnızca bir peyzaj parçası olarak ele almadığını söyler ve endüstrileşme çağında yine insan kaderini doğanın belirlediğine inanır. Bunun yansıması olarak da heykeli mimariden koparma ve hatta heykelini açık havada sergilemek arayışları da kendini gösterir. Bunu şu sözlerle ifşa eder:

“Gerçekten de heykelin bir açıkhava sanatı olduğuna inanıyorum ben. Yalnızca belirli bir ışık altında değerli olacak bir yapıt üretmenin sanatçıya yakışmayacağını düşünüyorum.”

Böyle bir anlayış es geçilerek “yalıtılmış galeri” ortamlarında sunulan sistem ile SSM’nin Rodin Retrospektifini sergileme yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?

RA: Rodin’in döneminde, heykel sanatının durumunu kısaca gözden geçirerek sorunuza cevap vermeye çalışayım. Mimaride heykel için ayrılmış mekâna tasarlanmış “Doğanın seçkin bir gözle ifadesi” işte o dönemde bir heykelin güzel olması için getirilen tanım ve heykelin konması gereken mekan, Rodin işte bunlara baş kaldırıyordu. Ona göre doğada böyle seçkin bir güzellik yok idi, tabiat herşeyiyle güzel ve üstündü. Heykel için mekan da mimariye bağımlı değildi.
İnsan gözü heykeli formun üstüne düşen ışık gölge kesitleriyle algılar, dış mekanda ışık devamlı değişim içindedir. Bu değişim ışık gölge kesitlerini de devamlı değiştirir, heykeltraşlar bu değişime göre tasarım yaparlar. Bir heykelin sabah ışığında başka, öğlen başka, akşam üzeri başka yönlerini algılarsınız bu da heykeli duralı olmaktan çıkarır iyi bir heykeltraş bunların hepsini eskiz aşamasında tasarlar tabi ki Rodin’de böyle yapmış. Bu yapıtların gün ışığında sergilenmesi iyi olurdu zannedersem SSM güvenlik nedeniyle iç mekân sergisini tercih etmiştir.

DY: Türkiye’de son 10 senedir gelişen şirket galerilerini; sanatın “hizmet tüketimi” olarak biçilip bu şirketlerce kendilerine “prestij üretimi” halinde sunulmasını, özel aileler elinde sanatın tekelleşmesini nasıl değerlendirirsiniz? PİST, Oda Projesi, Apartman Projesi gibi Türkiye’de yeni gözlemeye başladığımız alternatif girişimleri nasıl değerlendirirsiniz?

RA: Çeşitli sergileme hataları olsa da, Rodin’i İstanbul’da görmek güzel bir şey. Sorunuzun diğer yönüne ben şöyle yaklaşıyorum; şirketler ve özel ailelerin sanata el atması sanata yapılan yatırımı arttırır bu da sanatın daha hızlı gelişmesini sağlar, başlangıçta tekelleşme olabilir, en kısa sürede onunda aşılacağına inanıyorum. Alternatif projeler sanatın motorudur, desteklenmesi hatta teşvik edilmesi gerekmektedir. Ayrıca bu projeler medyada tartışmaya açılmalıdır.

DY: Teşekkürler.


Kaynak: arkitera.com